Güncellendi:
Erkekler kontrolü kaybettikleri için şiddetli davranmazlar. Kontrolü korumak için şiddetle hareket ederler.
Erkekler kontrolü kaybettikleri için şiddetli davranmazlar. Kontrolü korumak için şiddetle hareket ederler.

Şiddet çoğu zaman bir patlama, ani bir kopuş, “kontrol kaybı” olarak betimlenir. Özellikle erkekler söz konusu olduğunda, öfke krizleri, cinnet halleri ya da akıl sağlığı bozuklukları bahane edilir. Ancak daha yakından baktığımızda, bu anlatının ardında sistemli bir tahakküm stratejisinin yattığını görürüz. Erkekler çoğu zaman kontrolü kaybettikleri için değil, kaybettiklerini düşündükleri kontrolü yeniden tesis etmek, hatta sağlamlaştırmak için şiddete başvururlar.
Bu düşünceyi destekleyen örnekler tarih boyunca edebiyatta, sinemada ve felsefede bolca yer bulmuştur. Shakespeare’in Othello oyununda, başkahraman Othello’nun Desdemona’ya uyguladığı şiddet, kıskançlık gibi duygusal bir zayıflığın ürünü gibi gösterilir. Oysa bu bir zaaf değil, Othello’nun iktidarını yitirdiğine dair duyduğu korkunun bir sonucudur. Desdemona’nın sözde sadakatsizliği, Othello’nun erkekliğine, dolayısıyla otoritesine yönelmiş bir tehdit olarak algılanır. Bu tehdidi ortadan kaldırmak için en radikal yönteme, şiddete başvurur. Böylece kontrolü tekrar eline aldığını zanneder.
Benzer bir örnek sinema tarihinde Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) filminde karşımıza çıkar. Filmdeki başkarakter Alex, sadece bireysel bir sapkınlıkla değil, toplumun ataerkil normlarına gömülü bir iktidar arzusuyla hareket eder. Onun şiddeti başkaldırı değil, bir hakimiyet biçimidir. Kadınlara, zayıflara, farklı olanlara yönelttiği her saldırı, “ben buradayım” demenin bir yoludur. Şiddet, bir iktidar dili haline gelir.
Modern toplumlardaki erkek şiddeti de benzer bir şekilde işlemekte. Aile içi şiddetin büyük bölümünde erkekler partnerlerine, çocuklarına ya da diğer aile üyelerine karşı fiziksel ya da psikolojik şiddet uygular. Ancak bu uygulamalar nadiren “ani öfke patlamaları”ndan ibarettir. Daha çok, erkekliğin getirdiği bir sahiplik ve hâkimiyet anlayışının devamıdır. Kadını, çocuğu ya da diğer bireyleri “terbiye etmek”, hizaya sokmak, sınır çizmek, yani kontrolü ellerinde tutmak için gerçekleştirilir.
Felsefi açıdan bakıldığında Michel Foucault’nun iktidar kuramları bu durumu açıklamakta oldukça işlevseldir. Foucault’ya göre iktidar sadece baskı yoluyla değil, normlar ve davranış kalıpları üzerinden işler. Erkeklerin toplum içindeki konumu da bu normların devamlı olarak pekiştirilmesiyle ayakta kalır. Şiddet, bu normların en uç ama en görünür araçlarından biridir. Bir kadın “itaat etmeyi” reddettiğinde, ya da bir erkek “otoritesinin sarsıldığını” hissettiğinde, şiddet bir tür düzenleyici mekanizma olarak devreye girer.
Virginia Woolf, kadınların tarih boyunca susturulmuş seslerini dile getirirken, erkek egemen sistemin “kadını kendi sesiyle konuşamaz hale getirmek” üzere kurulduğunu söyler. Bu da aslında fiziksel şiddetin ötesinde, dilin ve temsilin bile bir kontrol aracı olarak kullanıldığını gösterir. Erkekler yalnızca yumruklarıyla değil, kelimeleriyle, suskunluklarıyla, bakışlarıyla da kontrolü sürdürmeye çalışır.
Kadına yönelik şiddetin meşrulaştırılmasında medya da önemli bir rol oynar. Dizilerde, filmlerde ya da haber metinlerinde sıkça karşılaşılan “cinnet geçirdi, sinir krizi yaşadı, gözünü kararttı” gibi ifadeler, failin sorumluluğunu hafifleten ama kurbanın direnişini görünmez kılan anlatılardır. Şiddet, bir “duygusal zafiyet” değil, bir toplumsal pozisyonun savunulmasıdır.
Burada önemli bir ayrımı vurgulamak gerekir: Şiddet, yalnızca bireysel sapmalarla açıklanamaz. Bu, sistemsel ve kültürel bir yapının ürünüdür. Ataerkillik, erkeklere yalnızca güç değil, o gücü korumak için gerekli araçları da verir. Toplumsal cinsiyet rolleri erkekleri “otorite sahibi” olmaya iterken, kadınlardan “itaatkâr” olmaları beklenir. Bu denge bozulduğunda, şiddet devreye girer.
Bugün bu döngüyü kırmak için, sadece bireysel farkındalık değil, toplumsal bir yeniden inşa gereklidir. Erkeklik tanımının güçle, sahiplikle ve kontrolle eş tutulduğu bir dünyada, şiddetin yok olması mümkün değildir. Kontrol, bir hak değil, bir saplantı haline geldiğinde; onun yıkıcı sonuçlarını en çok kadınlar, çocuklar ve diğer kırılgan gruplar öder.
Dolayısıyla mesele şiddeti değil, şiddeti mümkün kılan kontrol arzusunu, daha da önemlisi bu arzuyu besleyen sistemi sorgulamaktır. Erkekler kontrolü kaybettikleri için değil, kontrolü ellerinde tutmak adına şiddet uygularlar. Ve bu gerçek, ancak yüzleşildiğinde değişir.
Eğer içeriğimi beğendiyseniz ve daha fazlasını okumak isterseniz, web sitemi ziyaret etmeyi unutmayın: https://www.umutgulacti.com/
Sosyal medya hesaplarımı takip ederek güncel paylaşımlardan haberdar olabilirsiniz:
Twitter: https://x.com/umutgulacti369
Medium: https://medium.com/@umutgulactiofficial
Instagram: https://www.instagram.com/umutgulactiofficial/
TikTok: https://www.tiktok.com/@umutgulactiofficial
Pinterest: https://tr.pinterest.com/umutgulacti/
Substack: https://umutgulacti.substack.com/
Destekleriniz için çok değerli, teşekkür ederim!
Destek olmak için bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz :) ve E-Posta Bültenime de üye olabilirsiniz…







