İçeriğe atla
Anasayfa Ben Kardeşimin Bekçisi Miyim? Cennetin Doğusu

Ben Kardeşimin Bekçisi Miyim? Cennetin Doğusu

Blog · · Umut Gülaçtı

Güncellendi:

Sanırım bir yılı aşkın süredir kitaplığımda duruyordu Cennetin Doğusu. Hakkında inanılmaz yorumlar okudum. Klasikleşmiş

Sanırım bir yılı aşkın süredir kitaplığımda duruyordu Cennetin Doğusu. Hakkında inanılmaz yorumlar okudum. Klasikleşmiş bir eser. Kalınlığı, küçük puntoları derken; “Kesin okumalıyım, bu kadar övgü boşuna değildir” diye düşünüp duruyordum. Ama bir yandan yoğun tempo, bir yandan da “Zaten kalın kitap, biraz daha sakin bir dönemde okuyayım; bölünmesin” telaşıyla sürekli erteleyordum.

Geçtiğimiz haftalarda Eslem Nalbant ’ın Cennetin Doğusu yazısını okudum. Benim “Bir türlü cesaret edemiyorum” minvalindeki yorumuma, “Hadi kitap kulübüne gel, hem okumuş olursun” deyince niyetlendim ve sonunda okudum.

Şimdi dönüp bakınca geciktiğime hayıflanıyorum. Böyle şeyler okuyucuların başına gelir; normal. Ama bu kitap gerçekten efsane.

Hatta yazının devamını bile okuma. Git, al ve oku. Ya da zaten rafındaysa, otur ve başla. Benim yazıya devam etmemen de sorun değil. 🙂


Başlığı okuyup “Tamam da kanka, ne alaka?” 🙂 demeden önce bir şey hatırlatmak, içinize küçük bir kıvılcım atmak isterim.

Kardeşi olanlar bilir, belki de bu soru yüzyıllardır ahlak felsefesinin temel sorularından biri olarak görülüyor. Kabil ile Habil’i düşünelim.

Hikâyede Kabil’in temel sorunu açlık, yoksulluk ya da hayatta kalma değildir. Kabil’in elinde işi vardır, emeği vardır ve Tanrı’ya sunacak ürünleri vardır. Onu yıkan şey, Habil’in gördüğü değeri kendisinin görememesidir.

Ben Kardeşimin Bekçisi Miyim? Cennetin Doğusu

Yani Kabil’in acısı;

— “Benim neyim eksik?” sorusundan çok,

— “Neden o benden daha çok seviliyor?” sorusundan doğar.

Kardeşler arasındaki kıskançlık da genellikle böyle işler.

Bir çocuk için anne-babanın sevgisi teorik olarak sınırsızdır. Ama çocuk bunu sıfır toplamlı bir oyun gibi algılar:

— Kardeşim daha çok takdir ediliyorsa, ben daha az değerliyim.

— Kardeşim başarılıysa, benim başarısızlığım daha görünür olur.

— Kardeşim seviliyorsa, bana daha az sevgi kalır.

Bu yüzden kardeş rekabeti çoğu zaman nesnel koşullardan değil, göreli konumdan kaynaklanır.

Steinbeck’in romanında da Cal ile Aron’un ilişkisi tam olarak budur. Keza geçmişte Adam/Charles ilişkisi.

Aron’un sahip olduğu şeyler:

  • Babasının hayranlığı,
  • Masumiyet imajı,
  • İnsanların sevgisi,
  • Kabul görme duygusu.

Cal’ın acısı ise bunların hiçbirine tam olarak sahip olamadığını düşünmesidir. Bu nedenle Cal’ın trajedisi para eksikliği ya da fiziksel yoksunluk değildir. Asıl yoksunluğu:

“Babam neden onu sevdiği gibi beni sevemiyor?” sorusudur.

Burada çok derin bir psikolojik nokta var:

İnsan çoğu zaman mutlak olarak neye sahip olduğuna bakmaz. Yakınındaki insanla arasındaki farka bakar. 100 kişilik bir sınıfta ikinci olmak can yakabilir; ama dünyadaki milyarlarca insan içinde ilk yüzde bire girmiş olmak aynı kişiyi mutlu etmeyebilir. Çünkü karşılaştırma en yakındakiyle yapılır.

Bence bu yüzden Kabil-Habil hikâyesi sadece kıskançlık hakkında değildir. Daha derinde şu soruyu sorar:

Eğer sevgi, takdir ve değer eşit dağılmıyormuş gibi görünüyorsa, buna nasıl tepki vereceğiz?

Kabil’in cevabı yıkımdır:

— “Eğer ben yükselemiyorsam, onu aşağı çekerim.”

Steinbeck’in aradığı cevap ise farklıdır:

— “Onun sahip olduğu şey benim değerimi azaltmaz.”

Belki de timshel fikrinin kardeşler arasındaki anlamı budur. Kardeşinin başarısını kendi değersizliğinin kanıtı olarak görmek zorunda değilsin. Bu yorumu seçebilir ya da reddedebilirsin. İnsan ilişkilerindeki birçok kıskançlık ve kırgınlık tam da bu seçim noktasında doğar.


Bir diğer pencereyi de buradan açmak isterim.

Dinsel kaynaklara, mitolojiye ya da kültürel temellerin çoğuna şöyle bir göz gezdirsek; kadın-erkek, Adem-Havva sonrasında Habil-Kabil hikâye örüntülerine ya da onlara benzeyen anlatılara sıkça rastlarız.

Buradan bakınca Adem ile Havva’nın ilk yasağı delmeleri ve cennetten kovulmaları hikâyesinin ardından Habil ile Kabil gelir.

Evveliyatı çok derinlere uzanan, belki de en eski ata hikâyelerimizden biri olan Habil-Kabil anlatısını Steinbeck kendi aile geçmişiyle harmanlayarak enfes bir resital sunuyor bize.

Steinbeck’e göre Kabil ve Habil hikâyesi tek seferlik değildir; her nesilde, her ailede yeniden yaşanır.

Romanın temel sorusu da budur:

İnsan geçmişinin ve içindeki karanlığın mahkûmu mudur, yoksa farklı bir seçim yapabilir mi?

Tam bu noktada romanın merkezindeki İbranice kelime ortaya çıkar: timshel.

“Sen seçebilirsin” ya da “sen hükmedebilirsin.”

Steinbeck’in yorumunda kitabın asıl mesajı, Kabil’in kaderinin kaçınılmaz olmadığıdır. İnsan her zaman başka bir yol seçebilir.

Kitap bitince bir şeyler yazmak istedim ama klişelere düşmek de istemedim. O yüzden konuyu biraz etimolojik tarafıyla, biraz da bu hikâyenin kökleriyle birlikte ele almak istedim.

Yoksa eminim bu kitap üzerine zibilyon tane analiz ve detaylı okuma vardır.


Şimdi…

“Günah kapıda pusuda bekliyor; seni arzuluyor. Fakat sen onun üzerinde egemenlik kurabilirsin.”

İncil’in ve Yahudi Tanah’ının Yaratılış 4:7 ayeti.

Buradaki kelime İbranice’de תִּמְשָׁל (timshel / timšol) olarak geçiyor ve “hükmetmek”, “egemen olmak”, “yönetmek” ya da “hakim olmak” anlamlarına gelen mšl (משל) fiilinin bir biçimi.

Ama burada küçük bir not düşmek gerekiyor: Kesin çeviri, dilbilgisine ve bağlama bağlıdır.

Ayette vurgulanan temel fikir, günahın pusuda beklediği ve insanın ona hükmedebileceği ya da onun üzerinde hakimiyet kurabileceğidir.

Geleneksel İngilizce çeviriler de bu yüzden farklılık gösterir:

“Sen hükmedeceksin.”

“Sen hükmetmelisin.”

“Sen hükmedebilirsin.”

Çevirmenler bu fiili farklı şekillerde yorumlamışlar. Biz okurken nasıl bakabiliriz?

“Sen hükmedeceksin” → kadercilik.

“Sen hükmetmelisin” → ahlaki emir.

“Sen hükmedebilirsin” → özgür irade.

Böyle bakınca Steinbeck’in ilgisini çeken yorumun üçüncüsü olduğu anlaşılıyor.

Kitapta Samuel, Lee ve Adam uzun uzun bu kelimeyi tartışırlar ve sonunda “sen hükmedebilirsin” anlamını benimserler.

Bence tartışmanın asıl önemi burada:

“Sen hükmedeceksin” ⇒ kadercilik.

“Sen hükmetmelisin” ⇒ ahlaki emir.

“Sen hükmedebilirsin” ⇒ özgür irade.

Steinbeck’e göre insanın büyüklüğü, iyi olmaya zorlanmasında değil; kötülüğü seçme gücüne sahipken iyiliği seçebilmesindedir.

Bu yüzden timshel romanın felsefi merkezine yerleşir.

Dinler tarihi, etimoloji ve benzeri alanlara olan ilgim nedeniyle ben de şu düşüncenin etrafında dolaşıyorum:

Steinbeck’in yorumunu dilbilimsel açıdan tartışmalı buluyorum ya da en azından metne güçlü bir yorum kattığını düşünüyorum. Olabilir mi? Olabilir. Kim ne diyebilir? :)

Çünkü kelimenin doğrudan ve en yaygın anlamı “sen hükmedeceksin” olarak kabul edilir.

Buna rağmen Steinbeck’in “sen hükmedebilirsin” yorumu edebiyat tarihinde öyle etkili olmuş ki bugün timshel denince çoğu kişinin aklına özgür irade fikri geliyor.

Ben bunu biraz da edebiyatın dönüştürücü gücü olarak görüyorum. Ne güzel…


Eğer Rüya Ehli’nin dünyasına adım atmak, bu yolculukta bana eşlik etmek isterseniz aşağıdaki linkten kitabıma ulaşabilirsiniz.

[kitapyurdu.com]

[bkmkitap.com]

[cirakitap.com]

Press enter or click to view image in full size

Ben Kardeşimin Bekçisi Miyim? Cennetin Doğusu

Haritana göre daha kişisel bir yorum ister ya da rüya tabiri/danışmanlığı için destek almak istersen, linke tıklayarak danışmanlık alabilir seni neler bekliyor görebilirsin.

Eğer içeriğimi beğendiyseniz ve daha fazlasını okumak isterseniz, web sitemi ziyaret etmeyi unutmayın: https://www.umutgulacti.com/

Sosyal medya hesaplarımı takip ederek güncel paylaşımlardan haberdar olabilirsiniz:

Twitter: https://x.com/umutgulacti369

Medium: https://medium.com/@umutgulactiofficial

Instagram: https://www.instagram.com/umutgulactiofficial/

TikTok: https://www.tiktok.com/@umutgulactiofficial

Pinterest: https://tr.pinterest.com/umutgulacti/

Substack: https://umutgulacti.substack.com/

Destekleriniz için çok değerli, teşekkür ederim!

Destek olmak için bana bir kahve ısmarlayabilirsiniz :) ve E-Posta Bültenime de üye olabilirsiniz…